Glee!

30 Kasım 2010 Salı 2 yorum
Glee ekibinde ne tür aranjörler çalışıyor bilemiyorum ama adamlar inanılmaz işler çıkarıyolar her hafta en dandik şarkının bile sihirli dokunuşlarıyla ne kadar mükemmel hale geldiğini ağzımız açık bir şekilde izliyoruz, aşağıdaki performans bunlardan sadece biri. "ay ben müzikal sevmem kiii" " ne? hem lise hem müzikal, hayatta izlemem" demeyin, izleyin, izletin adamı hasta etmeyin.

In Treatment

27 Kasım 2010 Cumartesi 5 yorum

Öncelikle merhabalar, “artık yazılarımla 55ekran’dayım” diye bir selebiriti girişi yapsam ne güzel olurdu değil mi ya, ama madem bir selebiriti değilim neden normal insan girişi yapmıyorum? Efendim, izlediğim diziler hakkında nacizane, 3-5 cümle bir şeyler yazmaya çalışacağım, hepimize iyi seyirler iyi okumalar dileyerek sözlerime başlamak isterim.

Geçen yaz izlemek için kendime, hali hazırda izlediğim zibilyon tanesi yetmiyormuşcasına, yeni dizi bakınırken HBO’nun sitesinde adını ve Gabriel Byrne'lı şu şahane afişi görmem ve vurulmam bir oldu. Genel olarak HBO dizilerinin beğenerek takipleyen ve Gabriel Byrne hayranı olan ben diziyi izlemek için başka bir sebebe ihtiyaç duymazken senaryo ve yapım aşamasının sevdiğimiz yazarlardan Gabriel Garcia Marquez'in evladı Rodrigo Garcia’nın (ey genetik sen nelere kadirsin) üstlendiğini de öğrenince izlemek benim için artık farz olmuştu. Dizi 57 yaşında bir terapistin hastaları ile yaptığı haftalık seanslar olarak, haftanın 5 gününe yayılmış şekilde ilerliyor. Dizin Amerika’da yayınlanış şekli de bu haftalık düzenle uyumlu ve sezon bölüm sayısı standart sayının bir hayli üstünde (1. Sezon 43 bölüm, 2. Sezon 35 bölüm).

Pazartesi, Salı, Çarşamba ve Perşembe Dr. Paul Weston (Gabriel Byrne)’ın hastaları ile terapilerine aitken Cuma günleri Paul, doktor önlüğünü askıya asıp yakın arkadaşı ve terapisti Gina (Dianne Wiest)’nın hasta koltuğuna oturuyor. Dizinin bence en ilginç detayı bu, çünkü bir terapistin “terzi kendi söküğünü dikemez” düsturu çerçevesinde, problemlerini çözmek için başka bir terapistten yardım alışını izlemek terapistlere ve insan psikolojisine bakış açınızı değiştiriyor.

Tüm bu anlattıklarım ve rakamlar diziyi izlemeyi düşünenlerin gözünü korkutmuş olabilir ama bence hiç korkmayın ve balıklama dalın zira İn Treatment gerçekten çok başka bir dünya. İçine bir kere girdiniz mi artık o dünyanın bir parçasıymış gibi hissediyorsunuz, hafta hafta psikolojik gelişimlerine şahit olduğunuz karakterler bir yakınınızmış gibi oluyor, zaman zaman empati bile geliştirebiliyorsunuz. Hatta ben 2. sezonda bir hastanın içine düştüğü duruma o kadar üzüldüm ki “bu dizi beni çok üzüyor yaeee” diyip izlemeyi resmen bıraktım bir ara (tabi ayrılık üzün sürmedi 2 hafta sonra geri döndüm :) Ama beni asıl kaplayan ve izledikçe içine gömüldüğüm tek bir durum var, dr Paul Weston’a, ki Gabriel Byrne seçiminin nasıl doğru bir karakter eşleşmesi olduğuna izleyenler hak verecektir, duyduğum özlem, yani özlemden kastım o benim terapistim olsun, her hafta gideyim saatlerce anlatayım istiyorum. Sözlerime dizinin 2. Sezonundan, Dr Paul'un bir hastasının onun için sarf ettiği cümlelerle son vermek istiyorum (tabi ara ara devam edeceğim In Treatment yazmaya).

Hasta: - Do you know that i like best about you...
Paul: - What?
Hasta: - Your eyes... i remember the first time i came here and as i was leaving, i looked at you and you looked at me, and i lost my breath for a moment...
Paul: - ...
Hasta: - But your eyes... buttomless...





Hung

4 yorum

Hung, HBO'nun yapımını üstlendiği 2 sezondur devam eden güzide bir dizimiz. Konu olarak biraz acayip olsa da 2. sezonun ortasında bi kimse olarak çok tatmin olduğumu söyleyemem. Zira male prostutite işinde tutunmaya çalışan, lisede koçluk yapan loser bi amcanın hikayesini anlatıyorlar. Dizinin en göze çarpan tarafı çok çarpıcı olarak lanse edilebilecek olayları dahi normalleştirerek anlatıyorlar tarz meselesi tabi. Ama konu olarak hakkaten değişik, bir de dizideki ho ve pimp'in özellikleri anormal. Mesela pimp dediğimiz abla (Jane Adams) şiir yazmayı seven, anne figürü son derece sorunlu, sevmediği bir işte çalışan, arkadaşı ve sevgilisi olmayan yani kelimenin tam anlamıyla loser bir arkadaşımız ve pimp olabilecek bir yırtıcılığı yok. Ho dediğimiz abi için de (Thomas Jane ) yine loser kelimesinin sözlük karşılığı olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Zaten ilk sezon posteri   bu konuda oldukça açıklayıcı. Ve aslında onun da ho'lukla yakından uzaktan alakası yok ama fakirliğin gözü kör olsun adam resmen kötü yola düşüyor.


Çok harika, olağanüstü bir dizi değil ama çerez dizi kategorisinde izlenebilir. Dizinin ana karakterlerinin über sorunlu yaşamları biraz can sıksa da eğlencelik bir dizimiz kendisi. Her sezon 12 bölüm ve şimdiye kadar iki sezonu geride bıraktı. 3. sezonu büyük bir heyecanla olmasa da ilgiyle bekliyoruz, başrol oyuncusunun çok iyi bir vücudunun olması ve karizmatik olması ile yeni sezonu ilgiyle beklemem arasında herhangi bir korelasyon tabiyki yok.

Türkan

26 Kasım 2010 Cuma 0 yorum

Türk dizilerini nadiren izlerim, ve yanımda birisi izliyorsa, misal annem, onu hayattan bezdirene kadar eleştirir ve dalga geçerim diziyle. Geçilmeyecek gibi değil ama. Eskiden biz de izliyorduk, bizim gençliğimizde torrent mi vardı azizim? Lakin artık 45 dakika içinde reklamsız maceradan maceraya koşmaya ve beyninin sınırlarını zorlamaya alışınca Ali Rıza Bey kızlarına nasıl laf sokmuş, beni pek enterese etmiyor haliyle.

Buna rağmen kaliteli bir yerli yapım izlemenin de keyfi başka. Bugüne kadar House'dan başla How I Met Your Mother'dan çık bir ton meşhur ve güzel yapımı izleyip fangirl modunda gezsem de, bütün hafta dizi gününü iple çekmek, bütün gün akşamı iple çekmek ve çay demleyip heyecanla dizi izlemek de başka güzel. Tabi bir de kendi kültürüne ait bir şey izlemenin huzuru var. House'un ya da HIMYM'ın her referansını anlıyor değiliz sonuçta.

Böyle düşünsem de sırf bunları yapabilmek için her sezon bir yerli dizi izlemiyorum tabi. En son Hatırla Sevgili'de bu moddaydım, onu da yarıdan sonra bıraktım çünkü baydı. Yerli dizilerin meselesi bu zaten aslında, baymak. 45 veya 20 dakikada 3 saatte bölünerek yaşadığım zevkin kat be kat fazlasını yaşıyorsam o çileyi çekmenin ve o zamanı harcamanın anlamı ne ki? Bütün bunları göz ardı etmeye değecek yapım az memlekette. Ezel var gerçi de ben ona başlamadım, kaldı sonra. Neyse. Türkan işte böyle bir dizi benim nazarımda.

Aslında Türkan'ı da biraz Türkan Saylan'ın vefatı üzerine olayın popüler boyutundan faydalanmaya çalıştığını düşünerek başlarda seyretmedim. Ancak Ekim ayında Mersin'e gitmem gerektiğinde, otobüsteki TV'de izleyecek en iyi şey bu olunca yolda vakit çabuk geçsin diye izledim ve yarım bölüm izlememe rağmen anında esiri oldum. O zamandan beri de kaçırmadan izliyorum.

Türkan'ı diğer popüler dizilerden ayıran en önemli özelliği ağdalı dram yaşatmaması. "Bakın bizim sorunlarımız var, ölüyoruz bitiyoruz, dünya bizim eksenimiz etrafında dönüyor" kıvamındaki dertleriyle benim ruhumu sıkan dizilerden tiksiniyorum. Türkan'da ciddi bir mesele olsa dahi, senin benim gibi normal insanlar dertlerini, sorunlarını nasıl çözüyorsa öyle çözüyorlar; ya da çözemiyorlar, onunla yaşamayı öğreniyorlar. Ve en önemlisi başroldeki karakterler çok güzel/yakışıklı/zeki/komik/sorunlu vs. değil, yine senin benim gibi normal insanlar.

Ev huzuru buluyorum bu dizide. Arkadaş huzuru buluyorum. O yüzden güzel.