21 Ocak 2011 Cuma
Gönderen
ChimiChanga
zaman:
20:330
yorum
Yakın geçmişimizin sit-com efsanelerinden Friends’in yaratıcılarından biridir David Crane ve bu titrinin ona kazandırdığı krediyi Amerikan dizi sektörü içinde sonuna kadar kullanmaya kararlı anladığım kadarıyla. Friends dizisinin Joey karakteri Matt LeBlanc ile aralarında özel bir muhabbet mi var artık bilemiyorum ama tıpkı 2004 yılında “Joey” dizisi için koltuğunun altına aldığı Matt LeBlanc ile 2011 yılında yine bir aradalar ve bu sefer ki projemizin adı “Episodes”.
Dizinin ana karakterleri olan İngiliz çiftimiz İngiltere’de 4 sezondur yayınlanan bir sitcomun yazarlarıdır ve İngiltere televizyon ödülleri gecesinde, alıştıkları üzere yine “yılın en iyi sit-comu” ödülünü alırlar. Törende onları izleyen Amerikalı bir yapımcı diziyi Los Angeles’a taşımayı teklif eder ve çiftimizin daha önce hiç bilmedikleri Amerika dizi sektörü ve LA macerası başlar. Dizinin diğer önemli(belki de en önemli) faktörü Matt LeBlanc’a gelirsek, 2. bölümden itibaren diziye dahil oluyor ve aynen kendisini oynuyor (kendisini oynamak?), yani aslında reelde de daha önce canlandırdığı karakterlerden çok farklı olmadığını düşündüğüm, bildiğimiz Matt LeBlanc.
Dizinin oyuncu kadrosundan sadece Matt LeBlanc’ı önceden tanıyorum ama diğer karakterlerle tanıştığıma da çok sevindim, zira İngiliz çifti canlandıran Stephen Mangan ve Tamsin Greig “I’m an Englishman in LA” kalıbında çok başarılılar. Yan karakter seçimleri de aynı oranda başarılı, ben özellikle kanalın komedi bölümü başındaki Myra Licht karakterine ve mimiklerine hasta oldum :). Bir de Stephen Mangan’ın Jerry Seinfeld ile benzerliği gerçekten şaşırtıcı boyutta.
Dizinin henüz 2 bölümünü izleme şansımız oldu. Amerika halkınca beğenilip beğenilmediğini henüz bilmiyorum ama David Crane’i az çok tanımışsak devam etmesi için elinden geleni yapacaktır. Bu sıralar tam da atıştırmalık bir dizi arıyordum diyenlere şiddetle tavsiyemdir.
27 Kasım 2010 Cumartesi
Gönderen
ChimiChanga
zaman:
23:284
yorum
Öncelikle merhabalar, “artık yazılarımla 55ekran’dayım” diye bir selebiriti girişi yapsam ne güzel olurdu değil mi ya, ama madem bir selebiriti değilim neden normal insan girişi yapmıyorum? Efendim, izlediğim diziler hakkında nacizane, 3-5 cümle bir şeyler yazmaya çalışacağım, hepimize iyi seyirler iyi okumalar dileyerek sözlerime başlamak isterim.
Geçen yaz izlemek için kendime, hali hazırda izlediğim zibilyon tanesi yetmiyormuşcasına, yeni dizi bakınırken HBO’nun sitesinde adını ve Gabriel Byrne'lı şu şahane afişi görmem ve vurulmam bir oldu. Genel olarak HBO dizilerinin beğenerek takipleyen ve Gabriel Byrne hayranı olan ben diziyi izlemek için başka bir sebebe ihtiyaç duymazken senaryo ve yapım aşamasının sevdiğimiz yazarlardan Gabriel Garcia Marquez'in evladı Rodrigo Garcia’nın (ey genetik sen nelere kadirsin) üstlendiğini de öğrenince izlemek benim için artık farz olmuştu. Dizi 57 yaşında bir terapistin hastaları ile yaptığı haftalık seanslar olarak, haftanın 5 gününe yayılmış şekilde ilerliyor. Dizin Amerika’da yayınlanış şekli de bu haftalık düzenle uyumlu ve sezon bölüm sayısı standart sayının bir hayli üstünde (1. Sezon 43 bölüm, 2. Sezon 35 bölüm).
Pazartesi, Salı, Çarşamba ve Perşembe Dr. Paul Weston (Gabriel Byrne)’ın hastaları ile terapilerine aitken Cuma günleri Paul, doktor önlüğünü askıya asıp yakın arkadaşı ve terapisti Gina (Dianne Wiest)’nın hasta koltuğuna oturuyor. Dizinin bence en ilginç detayı bu, çünkü bir terapistin “terzi kendi söküğünü dikemez” düsturu çerçevesinde, problemlerini çözmek için başka bir terapistten yardım alışını izlemek terapistlere ve insan psikolojisine bakış açınızı değiştiriyor.
Tüm bu anlattıklarım ve rakamlar diziyi izlemeyi düşünenlerin gözünü korkutmuş olabilir ama bence hiç korkmayın ve balıklama dalın zira İn Treatment gerçekten çok başka bir dünya. İçine bir kere girdiniz mi artık o dünyanın bir parçasıymış gibi hissediyorsunuz, hafta hafta psikolojik gelişimlerine şahit olduğunuz karakterler bir yakınınızmış gibi oluyor, zaman zaman empati bile geliştirebiliyorsunuz. Hatta ben 2. sezonda bir hastanın içine düştüğü duruma o kadar üzüldüm ki “bu dizi beni çok üzüyor yaeee” diyip izlemeyi resmen bıraktım bir ara (tabi ayrılık üzün sürmedi 2 hafta sonra geri döndüm :) Ama beni asıl kaplayan ve izledikçe içine gömüldüğüm tek bir durum var, dr Paul Weston’a, ki Gabriel Byrne seçiminin nasıl doğru bir karakter eşleşmesi olduğuna izleyenler hak verecektir, duyduğum özlem, yani özlemden kastım o benim terapistim olsun, her hafta gideyim saatlerce anlatayım istiyorum. Sözlerime dizinin 2. Sezonundan, Dr Paul'un bir hastasının onun için sarf ettiği cümlelerle son vermek istiyorum (tabi ara ara devam edeceğim In Treatment yazmaya).
Hasta: - Do you know that i like best about you... Paul: - What? Hasta: - Your eyes... i remember the first time i came here and as i was leaving, i looked at you and you looked at me, and i lost my breath for a moment... Paul: - ... Hasta: - But your eyes... buttomless...
18 Temmuz 2010 Pazar
Gönderen
sinem
zaman:
01:510
yorum
Glee dizisi ile ilgili yorumlarımı kendi bloguma yazdıktan sonra "Aaa ben bunu neden 55 Ekran'a yazmadım ki?" diye düşündüm ve copy-paste de olsa alın teri diyerek aynı yazıyı buraya da taşımak istedim. Bir okurumuz bile "Bu blogun yazarları Glee ile ilgili ne düşünüyor?" diye merak ederse eli boş dönmesin, maksat o. Yoksa Glee'yi yiyim size bir şey olmasın.
Çok severek izlediğin, her bölümünü heyecanla beklediğin bütün dizilerin bittiği veya sezon arası verdiği dönemde olmak çok kötü. Hele bu dönemin yaz olması iyice anlamsız. Kışın işin gücün arasında zar zor izleyeceğimize yazın rahat rahat izlesek ya dizileri.
Bahsettiğim diziler Lost, House M.D., How I Met Your Mother, Merlin, Spartacus vesaire. Glee bunların arasına kesinlikle giremez ama bu Glee'yi kötü bir dizi de yapmaz. Gayet güzel, özellikle kafa dinlemek, eğlenmek için izlenebilir bir dizi.
Ek$i'de Glee başlığını biraz inceledim. Eleştirenlerin çoğu "Ergen dizisi" olmakla itham etmiş diziyi. Lisede geçen bir müzikalde House M.D. derinliği ararsanız hayal kırıklığına uğramanız normal. Ben çok daha basit bir dizi bekliyordum, çünkü müzikal severim ama zor beğenirim. Müzikallerdeki o solistlerin spot ışıkları üstüne düşerek "Kimse beni anlamıyor" tadında ağlamaklı şarkı söylemeleri beni deli ediyor çünkü.
İşte bu dizide o yok. Şarkılar ya durumla birebir uyumlu olup sahnelere entegre edilmiş, ya da proje/ödev olarak yapılıp kulüpte sunuluyor. O yüzden izlerken sıkılmıyorsunuz.
Biraz da karakterlerden bahsedeyim. Internetteki derin araştırmalarımdan gördüğüm kadarıyla herkes Will Shuester'a aşık ama açık söyleyeyim ben uyuz oluyorum kendisine. Tutarsız buluyorum en başta kendisini. İyi insan olduğuna inanıyor ama kötülük yapmaya gelince en kötüden bile kötü oluyor, öğrencilere yakın görünüyor ama onlarla ilgisiz, ve en kötüsü, cinselliğini kullanıyor. Kadınlarda bile beni ciddi anlamda irrite eden bir olay bu, kaldı ki bir erkeğin bunu yapması hem çirkin hem de acınası. Ayrıca gülünce ağzı ve çenesi çok çirkin oluyor ve şarkı söylerken çok kötü dans ediyor. 90'ların boy band figürleri bildiğin. Adamdan bayağı nefret etmişim yalnız ya.
Hal böyle olunca Sue Sylvester'ı seviyorum tabi. Zaten bende genel olarak bir kötü karakter sevme eğilimi var. Ve Will'in aksine Sue tutarlı ve özellikle kız kardeşiyle ilgili mevzulardaki davranışları çok hoşuma gitti. Bir de Will'in saçları ve Glee kulübünün fakirliğiyle ilgili yaptığı espriler süper.
Rachel tam dayaklık. Bu konuda tüm izleyenlerle hemfikiriz sanırım.
Kurt en sevdiğim karakterlerden. Özgüveni yeter. Ayrıca onun bulunduğu bütün diyaloglar çok keyifli. Daha ilk sahnesinden bayıldım kendisine, hani şu Marc Jacobs ceketi çıkarttırıp çöpe girdiği.
Mercedes iyi güzel de, Rachel ve Mr. Shuester başta olmak üzere herkesi ırkçılıkla suçlarken en bariz ırkçılığı kendisi yaptığı için onu da dövmek istemiyor değilim. Bir de sesi en az Rachel kadar güçlü olabilir ama zenci sesinin 'lead vocal' olmaya yakışmadığını düşünüyorum, o yüzden ısrarları yersiz. En azından her şarkıda olmaz.
Quinn, özellikle son 3-4 bölümde en sevdiğim karakter oldu. Kendini çok geliştirdi. İnsanlara yaklaşımı tamamen değişti. Ve çoğu insan hamile geri vokallerle gerçekleştirdiği It's a Man's Man's World performansını rahatsız edici bulsa da ben bayıldım, gidip sarılmak istedim kendisine. Çok şarkı beğendim ama ilk sezonda en beğendiğim şarkı da, performans da oydu.
Artie ve onun tekerlekli sandalyeye bağlı olmasını, acındırmadan, çok iyi işliyorlar, onun için de artı puan.
Dizi güzel ve Emmy alsın ama komedi dalında alacak kadar nesi var onu çözebilmiş değilim. Beni ciddi anlamda güldüren tek karakter Brittany. "Did you know that dolphins are gay sharks? Yes..." Bakmayın salak insanlara çok sinirlenirim ama böyle doğal salaklık çok güldürüyor beni. Boş bakışları bile süper kızın.
Imagine sahnesi muhteşemdi. Dönüp dönüp izledim. Zaten o şarkının tuhaf bir büyüsü var, böyle güzel değerlendirilince iyice güzelleşiyor.
Will Shuester ile ilgili fikirlerimi beyan edince "Aa, olur mu, aşk olsun" tepkileri alıyorum ama hanımlar, üzgünüm, adam itici. Bence.
22 Haziran 2010 Salı
Gönderen
sinem
zaman:
15:300
yorum
Güzel dizi Mad Men. Popüler olan çoğu dizi gibi kalbiniz ağzınızda izlemiyorsunuz. Biz yurttayken kahvaltı eşliğinde izliyorduk mesela, seyirciye gözü ekrandan ayırma özgürlüğünü sunuyor. Tabi bu az olay olduğu veya sıkıcı olduğu anlamına gelmiyor. Aksine, her bölümde en az bir defa ağzı açık bırakma garantisini veriyor dizi. Belki de en güzel yanı bu, "Dannn!" efektiyle yaşatmıyor, çok mühim olayları bile sessizce sunuyor sana.
Benim için dizinin en tuhaf yanı, Jon Hamm'in canlandırdığı Don Draper karakterinin babama benzemesi. Tipi %85, giyimi %100, karakteriyse %75 filan benziyor babama. Dolayısıyla ister istemez Don Draper'ı destekliyorum çoğu olayda. Don'a karşı savunduğum tek karakter Betty idi ama (şu an 2. sezon 10. bölümdeyim) kendisi saçmalamanın dibine vurmakta ısrarcı olduğu için giderek nefret ettiriyor kendisinden.
Mad Men, "Bu kadar karıştırdınız, sonunu nereye bağlayacaksınız" diye merak ettiren dizilerden; ve kurgusu o kadar kusursuz ki, muhteşem bir final bekliyorum, daha şimdiden.
23 Şubat 2010 Salı
Gönderen
sinem
zaman:
15:552
yorum
Dün Kıbrıs Şehitleri'ndeki İnkılap'ta gezerken The Sunday Times'ı gördüm rafta. En üstünde Hugh Laurie'nin resmini görünce koştum tabi gazeteye doğru. İçindeki eklerden birinde Hugh Laurie'yle House M.D. ve LA'deki yaşantısıyla ilgili bir röportaj yapmışlar, şuradan okuyabilirsiniz.
İyi haber: 2 sezon daha sözleşmesi varmış. Yani 8 sezon izliyoruz en az. Bitecek diye panik olmanın alemi yok şimdiden.
"I have almost been playing House long enough to have qualified to become a doctor."
3 Şubat 2010 Çarşamba
Gönderen
os
zaman:
12:244
yorum
The Big Bang Theory 3. sezonuyla devam etmekte. Son yayınlanan 14. bölümü de ortalamanın üzerinde keyif veren bir bölümdü. Sheldon kullandığı "Bazinga" kelimesini iyice hafızamıza kazıdı.
Bazinga, Sheldon'ın hemen hemen "nasıl da kandırdım" anlamına gelen bir sözcüğü, yani bir nevi Sheldon argosu.
2 Ocak 2010 Cumartesi
Gönderen
sinem
zaman:
19:382
yorum
Bu okuduğunuz kolektif blogun temelleri benim yazdığım bir Pushing Daisies yazısında atılmıştı. Dizinin henüz ilk bölümlerini izlemiş olan ben, "Bu ne güzel dizi ayol" demiştim işte. Geçtiğimiz günlerde reyting sebebiyle erken bitirilen dizinin 2. ve son sezonunu da izleyerek bitirdim. Zaten erken bitirildiği çok belli, çünkü bir türlü toparlayamamış senaristler. Ama yine de biteceğini bilerek biraz daha dikkatli olabilirlerdi. Çünkü "I Wanna Hold Your Hand"li jeneriğine kadar her şeyiyle bu kadar güzel başlayan, ve aynı kıvamda devam eden bir dizinin bu kadar anlamsız ve havada bir finalinin olması, bitiren diğer insanları bilemem ama bana koydu be.
Zaten Lost yok, Himym haftalardır yok, Tudors ne zaman başlayacak bilmiyoruz, Merlin daha yeni sezon finali yaptı; bari bu güzel bitseydi be... Neyse ki House var. Neyse ki.
25 Aralık 2009 Cuma
Gönderen
os
zaman:
14:203
yorum
Geniş Aile yavaş yavaş efsaneleşme yolunda. En az Kaygısızlar'dan aldığım zevki alıyorum ve eğleniyorum. Geçtiğimiz bölümlerde Mürsel'in intihar sahnesinde çok güzel bir türkü söylemişlerdi. O türkünün orjinal halini buldum ve ekledim.
Dizideki Cover
Orjinali:
Son bölümde de Zekai'nin demlenme sahneleri takdire şayandı. Demli çay içerek, davşanının vesikalığını jilet niyetine kullanarak yüzümüzü güldürdü. O sahnelerde kullandığı "Melek Yüzlü Sahtekar" isimli şarkı da arkadaşlarımızla toplandığımız arabesk temalı içkili gecelerde yer alan bir şarkıydı.
Bu Geniş Aile kasvetli dizilerden içi bunalanlara bire bir.
Tüm blog ahalimizin Noel'ini kutlarım. HIMYM'da bu bölümü izlediğimden beri ne zaman Noel ve Christmas kelimelerini duysam aklıma bu gelir. Bundan sonra da değişeceğini pek sanmıyorum.
13 Aralık 2009 Pazar
Gönderen
sinem
zaman:
16:344
yorum
En sevdiğim TV kanalları top 10'de rahatlıkla yer alacak kanallardan biri olan Cnbc-e, pazar akşamında Merlin ve Dr. Who'dan sonra koydu bu diziyi. Tek başına bir akşam olsa oturup özellikle izlemezdim, itiraf ediyorum. Ama madem 2 dizi izledik, bu da bitsin öyle kalkarız mentalitesinin sonunda hasta oldum Leverage'a. Birçok klişeyi barındırmayan sağlam bir dizi. Karakterler de çok iyi, özellikle Hardison, Eliot, ve tabi ki Parker. Parker özellikle favorim; kız gelip, "Hadi şu Alsancak Hilton'un tepesinden atlıyoruz" dese, mutlaka bir bildiği vardır der atlarım peşinden.
Anlamadığım noktaysa şu, benden başka kimse izlemiyor bu diziyi. Çevremde kime sorsam "Yoo izlemiyorum nasıl bişe ki o?" diyorlar. İzleyin efendim. Süper bişe.
18 Kasım 2009 Çarşamba
Gönderen
sinem
zaman:
16:474
yorum
İyi ki her bölümünü takip ediyorum bu dizinin, biriktirerek izlemiyorum; çünkü "The Playbook"tan sonra (s05e08) şunu hemen izleseydim muhtemelen zevkten ölürdüm.
9 Kasım 2009 Pazartesi
Gönderen
bilog
zaman:
01:072
yorum
Yazarak anlatabilirim diye umduğum için yazıyorum bunu. Karşılaştığımızda lafı açılınca 'Abi nası bi dizi o?' diye sorana bu blogun ismini verip 'Orda anlattım git oku kafamı karıştırma' demek için.
İlk sezonu devirmiş ve ikinci sezona yeni giriş yapmış bulunmaktayım. Bu rütbeye ulaşmış bir insan olarak Fringe hakkında atıp tutmaya hakkım var diye düşünüyorum.
Dünyanın çeşitli bölgelerinde bazı garip olaylar oluyor. Aslında ne çeşitlisi yahu, hepsi Amerikada oluyor. UFO'ların hep Amerika'ya uğraması gibi. Neyse, bu olayların incelenmesi için FBI bir departman kuruyor: Fringe. Fakat bu departmandakiler de senin benim gibi insanoğlu. Olan olaylar konusunda kafaları basmıyor tabi ki. Emir kulu olarak konu hakkında görmüş geçirmiş birini aramak zorunda kalıyorlar ki, böyle birisi yok. Olanın da yıllardır bir akıl hastanesinde olan Walter Bishop çıkması onları birçok bürokratik ve zihinsel soruna sürüklüyor. Bunu da kendisi hiç istemese de oğlu Peter Bishop'la çözüyorlar. Böylece Fringe departmanının kadrosu belli oluyor.
Peki ne yapıyor bu Fringe departmanı? Şöyle diyelim, insanlığın ve hatta bilimin açıklamakta zorlandığı olayları kamuoyuna duyurmadan hem çözmek hem de nedenlerini bir mantığa oturtmak. Ne gibi? Aynı anda beyinleri patlamış bir cafe dolusu insan gibi, 4-5 hayvanın genetiğini birleştirilerek oluşturulmuş bir yaratık gibi, maddeyi katılığından çıkararak içinden geçilmesini sağlayan teknolojiler gibi. Böyle şeyler.
Böyle olayların araştırılıp çözüldüğü ya da çözülemediği dizi tonla var di mi? Mesela X-Files. Bu dizinin farkı ne? Anlatayım. Olan bu garip olayların arkasında dünyayı bir deney tüpü olarak gören bilimi yemiş bitirmiş büyük bir şirketin çıkması ve Fringe departmanının bir parçası olan yani "good guy" Walter Bishop'un bu şirketin yani "bad guy"ların yarattığı teknolojilerin çoğuna çok daha önceden aşina olması. Bu olayların arasındaki bağlantı, şirketin ve kurucusunun Walter Bishop'la geçmişteki ilişkisi ve şu ana kadar bahsetmeyerek öküzlük ettiğim Fringe departmanının gülü Olivia Dunham'ın habersizce bu olayların, şirketin ve Walter Bishop'un ilişkisinin tam ortasında yer alması, dizinin albenisi. Ayrıca dizi içine gizlice yerleştirilmiş semboller, karakterler ve terimler de izledikten sonra araştırmaya itiyor insanı. Yaratıcısının Lost'u başımıza salan J. J. Abrams olduğunu söylememiştim di mi?
2 Kasım 2009 Pazartesi
Gönderen
os
zaman:
17:561 yorum
Diziyi izlemeden Facebook'ta paylaşmışlardı bunu, bakmamıştım bile. Bir arkadaşın zoruyla EZEL'i izlemeye başladım ve hakikaten kurgu olarak oldukça güzel hazırlanmış, üzerine emek verilmiş bir yapım.
Takipte olacağız, inşallah bozulmazlar, biz de ağzımızın tadıyla "vay be türkiye'de de böyle kurgular yapılıyormuş" deriz buralara.
İşte şiir: oysa herkes öldürür sevdiğini kulak verin bu dediklerime kimi bi bakışla yapar kimi dalkavukça sözlerle
korkaklar öpücükle yapar yürekliler kılıç darbeleriyle kimi gençken öldürür sevdiğini kimi yaşlıyken
şehvetli ellerle boğar kimi kimi altından ellerle merhametli kişi bıçak kullanır çünkü bıçakla ölen çabuk soğur
KİMİ YETERİNCE SEVMEZ KİMİ FAZLA SEVER kimi satar kimi de satın alır
kimi gözyaşı döker öldürürken kimi kılı kıpırdamadan çünkü herkes öldürür sevdiğini ama herkes öldürdü diye ölmez
Güzel bir kayıt indirmek isteyenler için download linklerini veriyorum. Rapidshare ve Netload'a yükledim.
2 sene önce başlayan bir tutkumdan bahsedeyim size, cnbc-e izliyorum, radikal okuyorum modunda değilim ama yerli dizilerle aram pek iyi değildir, pek tabi Süper Baba ile büyüdük, Sıcak Saatler ile kendimizden geçtik ama maalesef onlar gibi dizi gelmesi zor artık. Canım Ailem biraz burada öne çıkıyor, önümüzdeki günlerde ona da değiniriz. Bence Geniş Aile'de güzel bi dizi ama bu yukarıda bahsettiklerim apayrı şeylerdi.
Anne tarafı Trakyalı, baba tarafı da Makedon göçmeni olunca ister istemez kanı ısınıyor insanın balkan esintili her şeye.. Müziğine, şehirlerine, insanlarına...
Elveda Rumeli dizisi de öyle oldu doğal olarak. Gerek şiveye, gerek çekimlerin yapıldığı mekana hayran olduk.
Ailecek izliyorduk. Yemek saatleri, işler bu diziye göre ayarlanıyordu. Evde konuşma şeklimiz değişti, babaya - babiş, küçük kardeşe - kızan der olduk.. "niçin" sorusu yerini "niçIn niçIn"a bıraktı...
ve daha bir sürü şey...
Bir de müzikleri var, bence beni asıl bağlayan o müzikleri oldu. sonunda baktılar insanlar televizyon kayıtlarından şarkıları alıp dinliyorlar, dizi de tuttu diye bir albüm çıkardılar. Her bir şarkısı ayrı güzel. Orjinal makedon şarkıları var, Rumeli şarkıları da keza.. Bazı şarkıların enstrümantal halleri de mevcut. Çok güzel bir yol albümü. Uzun yolda keyifle dinlenebilir. Tarafımdan test edildi onaylandı. Edinin derim.
Geçtiğimiz hafta son bölümü yayınlandı ve vedalaşıldı. Sene başında diziden ayrılanların sayısı çok fazlaydı, yerleri nasıl dolacak derken, dolmadı. Gerçekten oradaki çekim şartlarının ağırlığı çok zormuş, keza masraflarda İstanbul'da dizi çekmeye benzememiştir doğal olarak.
En azından cılkını çıkarmadan bitirdikleri için sağolsunlar.
9 Ekim 2009 Cuma
Gönderen
sinem
zaman:
12:361 yorum
Kotasız olmasa da evdekinden daha büyük kotası olduğu için yurtta çılgınlar gibi dizi izlemeye başladık yine. Lost ve Tudors sezon arasında, How I Met Your Mother da 5. sezonunda seyrettiği için, birikmiş, peş peşe izleyebileceğimiz dizi arayışına girdik. Mad Men ilk aklımıza gelen oldu haliyle, o kadar Emmy'i silip süpürünce. Ancak güzide online dizi sitesi Diziport'ta ilk bölümleri silinmiş olunca başka bir dizi arayışına girdik, ve gerek ek$i'de, gerekse bilimum bloglarda ismi çok geçtiğinden, ve vampirlerle ilgili olduğundan True Blood'da karar kıldık. Yaklaşık bir haftada ilk sezonu bitirdik. Şu an yazının girişini toparladığıma göre, dizinin ilk sezonuyla ilgili fikirlerimi beyan etmeye geldi sıra.
Öncelikle şu Twilight serisi ile benzerlik durumlarına değinelim. Dizinin ilk bölümü, ana karakterlerden Sookie'nin garsonluk yaptığı restoranda insanların düşüncelerini dinlemesi ve sipariş alacağı bir masada oturan çocuğa cevap vermesiyle başlıyor. İlerleyen bölümlerde de esas vampirimiz Bill ile ilişkileri başlayınca, popüler kültür mağduru herkesin aklına Twilight geliyor haliyle. Tek ciddi fark Twilight'ta Edward'ın zihin okuyabilmesiydi. Bunun haricinde zihin okuyabilen karakterin aşık olduğu kişinin zihnini okuyaması (ve biraz da bu sebepten aşık olması), bir kıza aşık 2 erkek, bu erkeklerden birinin vampir olması, diğer erkeğin bunu hiç tasvip etmemesi, iki erkeğin de yakışıklı, zengin, düşünceli, iyi niyetli falan filan olması, kızın da aslında çok iyi bir kız olması filan... İnsanı sinir ediyor tabi, nasıl bir hırsızlık bu diye. İşin ilginç tarafı bu hırsızlığı Stephenie Meyer'in, yani Twilight serisinin yazarının yapmış olması. Tabi işin Twilight boyutu daha ticari. Karakterler mükemmele daha yakın, saçmalama yüzdeleri daha düşük. Maksat ergenleri karakterlerle özdeşleştirmek veya onların aşık olmasını sağlamak tabi. Kısacası, True Blood işin masum tarafında. Ancak yine de bildik hikayeyi izlemek, hele ki bazı karakterlerin sinir bozucu olması, True Blood için bir dezavantaj.
True Blood'ın bir diğer ve bence en büyük dezavantajı Sookie Stackhouse, nam-ı diğer Anna Paquin. Bir kere daha önce de bahsettiğim gibi dişleri ayrık. Sürekli konuşurken izlediğimiz için de insanın ister istemez dikkatini çekiyor. Bunun itici olması bir tarafa, yukarıda bahsettiğim iki süper erkek karakterin bu dişlere rağmen bu kızın peşinde olması da ayrı bir olay. Tabi evet önemli olan dış görünüş değil iç güzelliği filan ama benim gördüğüm kadarıyla ne gerçek hayatta ne de dizilerde işler pek böyle yürümüyor.
Sookie Stackhouse'un bir diğer itici özelliği de tutarsız ve çoğu zaman salak olması. Spoiler! Mesela Bill arkadaşımız vampir mahkemesine gidip canını kurtarmaya çalışırken, Sookie'nin hem "Kaç gündür gelmedi, demek ki beni sevmiyor" diye düşünmesi, hem de fırsattan istifade Sam ile yiyişmesi dizi için, ama özellikle karakter için çok tutarsız idi. Spoiler bitti. Tabi bu tür tutarsızlıklarından sonra hiçbir şey olmamış gibi davranması da insanı deli ediyor. Stephenie Meyer'in devreye girdiği noktalardan biri bu olsa gerek. Isabella Swan, Sookie'ye göre çok daha normal, tutarlı ve mantıklı bir karakterdi. Giyim kuşamı daha düzgündü, Edward'ı her şeyin önünde tutuyordu filan.
True Blood'u izleten asıl özellik +18 olması. Hem izleyiciyi bu yönüyle çekiyor, hem de bu tür bir vampir açılımı henüz yapılmamış olduğundan daha orijinal hikayeler vaadediyor. Vampir kanının insanlar tarafından içilince iyileştirici olması, bu sebepten kıymetli olması ama satışının yasak olması, belli bir süre sonra bağımlılık yapması, gümüşün bildiğimiz gibi kurtadamları değil vampileri de rahatsız etmesi gibi bugüne kadar okumadığımız/seyretmediğimiz şeyleri görmek diziyi izlemek için sebep. Tabi bir de vampirlerin kendilerini ortaya çıkarması, ve yasal haklar elde etmeleri de bir diğeri.
Toparlamak gerekirse, bir yandan sinir olup, bir yandan merak edip heyecanla bir sonraki bölümünü izlediğim bu dizi; bu yönüyle pembe dizi gibi.
6 Ekim 2009 Salı
Gönderen
pclion
zaman:
14:002
yorum
Böyle rakamları pek önemsemem aslında, bir dizinin 50. ya da 100. ya da 500. bölüme ulaşması bir anlam ifade etmez benim için ama How I Met Your Mother'ın 100. bölümünün farklı bir anlamı var. How I Met Your Mother olduğu için bir istisna yapmış değilim elbette, bunu yazmamın sebebi bu bölümde anneyle tanışma ihtimalimiz!
Programın yapımcısı Craig Thomas, Ocak'ta yayınlanacak olan 100. bölümde artık anneyle ilgili bir şeyler göreceğimizi söylemiş ve bu Ted'in müstakbel eşine en fazla yaklaştığı an olacakmış. Bu sezon 100. bölüme kadar anneye gittikçe yaklaşan bir Ted izleyeceğiz anlaşılan. Haberin güzel tarafı sadece bu da değil, 100. bölüm için anlaşılan konuk oyuncu "Bir taşla iki kuş!" dedirtecek cinsten. The O.C'den tanıdığımız ve birçoğumuzun (şair kendisini işaret ediyor.) gönlüne taht kurmuş Rachel Bilson! En sevdiğim dizide en sevdiğim oyunculardan biri, bundan güzel bir haber olamazdı herhalde. Geçtiğimiz sezonlarda bu rol için Alice Silverstone'la görüşüldüğü haberlerini okumuştum ama Rachel Bilson çok daha uygun olmuş bu rol için. İnşallah Sarah Chalke usulü bir konuk oyuncu değildir ki açıklamalardan anladığımız kadarıyla pek de öyle olmayacak.
How I Met Your Mother bildiğiniz gibi geçtiğimiz haftalarda 5. sezona giriş yapmıştı. Lily'nin performans olarak geri dönüşü 4. sezonun son bölümlerinde hamile oyuncular krizini biraz hafifletmişe benziyor. Artık dizinin belli bir rotada olduğunu düşünürsek bence 4 sezonu sıraladığımızda kendine son sırada yer bulabilecek bir sezon olan 4. sezonun (ki Naked Man gibi unutulmaz bölümlerden birine sahip olmasına rağmen) üstüne rahatlıkla çıkan bir sene bekleyebiliriz How I Met Your Mother adına...
29 Eylül 2009 Salı
Gönderen
sinem
zaman:
16:343
yorum
True Blood'a başladık dün, yurda gelişimizin şerefine, hazır kota sorunlarımız da kısmen azalmışken. Dizinin birçok mevzusunun Twilight'a benzemesi bir yana, ana karakter olan ablamızın dişlerinin görüntüsü beni benden alıyor. 55 Ekran olarak "Madem vampir ayartıyorsun, bari dişlerin güzel olsun" kampanyası başlatabiliriz, çünkü çok büyük olmayan bir meblağ ile şu dişleri düzelttiririz gibime geliyor. Hoş, o dişler düzelse de kızımız güzel değil ama en azından o kısmı göreceli oluverir.
25 Eylül 2009 Cuma
Gönderen
sinem
zaman:
00:463
yorum
Az buçuk kitap okuyan, film veya tv izleyen birinin ucundan kıyısından tanıdığı meşhur bir büyücü Merlin. Hatta çevremdeki kısıtlı deneklerlen aldığım istatistiğe göre Merlin, Arthur'dan bile meşhur. Bu ikiliyle ilgili çoğu hikayenin Arthur'un kral, Merlin'in de alenen büyücü olduğu zamanlarla ilgili olduğunu düşünürsek, şu sıralar Cnbc-e'nin verdiği dizi direk kendini izletmekte, çünkü genellemenin dışına çıkarak bu ikilinin gençliklerini anlatıyor. Yani Arthur henüz prens, ve babası gayet uyuz bir kral; Merlin de yeteneklerinin farkında olan ancak memlekette büyü yasaklı olduğu için kıvranıp duran genç büyücü.
Yabancı dizi izleyip de Cnbc-e'nin sezon başındaki promolarından en az biriyle heyecanlanmayan yoktur herhalde, ben de dahil. Ama bu dizinin gösterileceğini öğrendiğimde, "Vaay şu dizi süpermiş kesin izleyelim!"den daha ötede bir heyecan duydum, çünkü hem fantastik, hem tarihi bir dizi. Şu iki konudan biriyle ilgiliyseniz bile gayet izlenesi.
En son Tudors'u öğrendiğimde böyle heyecanlanmıştım. Bu da işin başka boyutu: İngiliz tarihi. Adamlar ne yapıyor ediyor, çekici hale getiriyor tarihlerini. Buradan yola çıkıp "fetih filmi çekilsin"e getirmeyeceğim işi, korkmayın. Dikkat çekmek istediğim nokta şu: İspanyollar, Almanlar, ne bileyim, Fransızlar, veya Türkler de en az İngilizler kadar ihtişam, aşk, entrika, şatafat, yakışıklı adam, güzel kadın vs vs dolu tarihlere sahiptirler mutlaka. Ama biz, bir Henry, bir Elizabeth, bir Arthur geçince jenerikte, nedense ekstra kuduruyoruz.
Merlin'in fragmanını ve Merlin karakterini ilk gördüğümde "Bu ne be, bu mu Merlin?" dedim, zayıf bir ifadesi var diye düşünmüştüm Colin Morgan'ın, ama beni daha ilk bölümde susturmayı başardı, tebrik ediyorum. Kendisi İrlanda asıllıymış, aksan da o biçim zaten, anlaşılıyor. Bradley James, Arthur'da gayet başarılı. Gwen'le ilgili spoilerlı yorum yapmak istemiyorum burda ama Morgana vs Gwen diyeyim, bilenler anlasın derdimi. Son olarak: Ejderha ne kadar tırtsa sesi de o kadar iyi. (bkz: John Hurt)
Merlin'den Arthur'a gelsin: "Look, I told you you're an ass. I just didn't realize you were a royal one. "
23 Eylül 2009 Çarşamba
Gönderen
pclion
zaman:
00:001 yorum
61. Emmy Ödül Töreni'nin sunucusu Neil Patrick Harris olunca daha bir sahiplenmişim töreni bu sene, onu farkettim. Sanki töreni amca oğlu sunuyormuş havasına girince normalde izlemediğim giriş kısmını falan da izledim. Carrie Ann'ın bitmek tükenmek bilmeyen "kıyafetini kim yaptı kııız!" tadında sorularını bir kenara koyarsak pişman olmadığımı söyleyebilirdim, birçok tanıdık yüzü gördük kırmızı halıda. Ne derseniz deyin, bir ürünü ABD'liler kadar iyi pazarlayan bir millet daha yok. Entourage ekibini görünce salakça sırıttığımı farkettiğimde bunu daha iyi anladım. Kevin Connolly de sakal bırakmış görmeyeli, yakışmış.
Aynı tanıdık his Alyson Hannigan 6 aylık kızı hakkında konuşurken de vardı. 4. sezonun ikinci yarısındaki düşüşün en temel sebeplerinden biriydi Lily'nin olaya dahil olmaması, ufaklığın büyümüş olması belki de iyi haberdir. Bunun dışında röportajlardan aklımda yer eden detaylardan biri Stephen Moyer'in futbol konusunda verdiği ayardı. Londra muhabbetinde araya Arsenal'i sokup sonra "Gerçek futboldan söz ediyoruz bu arada." demesi olayı kopardı. Ne de olsa Avrupalı adam, işi biliyor. True Blood bu sezon törenlerde adaylık anlamında yer almıyordu ama muhtemelen seneye ödül alan dizilerden biri olacak. İnternet oylamasıyla seçilen en vurucu sahne dalında Chuck Bass'in Blair'e "Seni seviyorum." dediği sahneyi geride bıraktılar, Bill ve Sookie'nin tanışma sahnesiyle. Bu senenin tesellisi o olsa gerek.
Gossip Girl demişken Leightn Meester'i es geçmek olmaz zira kendisi bu topraklardan alışkın olduğumuz oyuncu-şarkıcı geçişlerinden birini gerçekleştirmek üzereymiş. Yakında single'ım çıkacak, heyecanlıyım gibi şeyler söyledi. Bunları seyrederken bir yandan da gelenler kısmına bakıyordum, Seth Green ve Scarlett Johansson'u el ele gördüm sanki. Birisi lütfen bana yanlış gördüğümü söylesin, bu ne lan! Ayrıca Michael J. Fox üstadı görmüş olduk bu bölümde, Parkinson sebebiyle titriyordu tabii. Drama dalında en iyi konuk oyuncu ödülünü de aldı zaten, yakışır.
Tören de fazlasıyla eğlenceliydi, özellikle Neil Patrick Harris'in komedi dalında en iyi yardımcı erkek oyuncu ödülünü Jon Cryer'e kaptırmasından sonra bunun üzerinden yaptığı espriler şahaneydi. Jeremy Piven da aday değilken bana göre en iddialı aday bence Neil Patrick Harris'ti orda ama sunucu olması ödülü almasının önüne geçti bu sefer. Önümüzdeki maçlara bakacağız demekten başka çare yok. Yukardaki video ise en iyi komedi dizisi açıklanmadan önce gösterildi, tek kelimeyle şahane! Stewie Brian'ın oyunu How I Met Your Mother'a vereceğini söylediğinde sapıtıyor ve bildiğin girişiyor Brian'a. Arada söylediği "Am I breaking Bro Code?" ve "Suit up!" repliklerine saygılarımı sunabilirim en fazla. Ödülü ise 30 Rock aldı. Henüz el atmadığım dizilerden birisi bu 30 Rock, her yerde karşıma çıkıyor. Törende de Tina Fey övgüleri havada uçuşuyordu. İzlemek lazım bir ara.
En iyi yardımcı oyuncu ödülleri Neil Patrick Harris hariç istediğim isimlere gitti bu sefer. Kristin Chenoweth çok beğendiğim bir oyuncudur, Pushing Daisies'deki rolü haricinde de iyi iş çıkarıyor. Ödül almasına sevindim. Michael Emerson bence geçen sene de ödülü hak eden isimdi, o dönemki yazıda da belirtmiştim. Yalnız zaman ne çabuk geçiyor yahu, geçen sene yazdığım yazının bir benzerini yazmak gerçekten garip bir his. Her ödülün özel bir anlamı var elbette ama bazı ödüller 'daha bir ödül'dür, her törende bu böyledir. En çok merak edilen iki ödül de en sona bırakılanlardı zaten. En İyi Drama ve Drama Dalında En İyi Erkek Oyuncu. Erkek oyuncu dalındaki çekişmeye bakınca zaten anlaşılıyor ödülün önemi, bence bu kategoride aday olabilmek bile en az diğer ödüller kadar önemli. Bryan Cranston, Michael C. Hall, Hugh Laurie, Jon Hamm. Hepsi ayrı ayrı hayran olduğum adamlar bunlar. Hugh Laurie zaten tek başına dizi, ona söylenecek söz yok. Michael C. Hall kadar rolünün içine girebilen oyuncu sayısı çok azdır, Six Feet Under'dan sonra Dexter'da gösterdiği performansa şapka çıkartılır ancak. Jon Hamm son iki yıla damga vuran Mad Men'in merkezindeki adam ve çok iyi iş çıkartıyor. Bu saydığım adamlar Bryan Cranston kadar iyi işler ortaya koydular ama Bryan Cranston, canlandırdığı Walt karakteriyle dizi oyunculuğunu apayrı bir noktaya taşıd, kimsenin itirazı olacağını sanmıyorum bu seçime.
Jon Hamm belki bir sürpriz olabilirdi bu sene ama favori kazandı. Jon Hamm teselliyi Mad Men'in iki seen üst üste en iyi drama seçilmesinde bulsun artık. Bence 1. sezonunu aşan bir performansla geri dönen Lost'un önünde ödülü almaları takdire şayan. Yazıyı bitirince 3. sezon 6. bölümü izlemeye başlayacağım zaten. Lost dışında Breaking Bad de öne çıkıyordu ama orda Bryan Cranston'ın performansı diziyi ayrı bir noktaya taşıyor. Mad Men ise kendi başına harikulade bir yapım. Yeri gelmişken soundtrack albümlerinin de şahane olduğunu söylemeliyim, mutlaka dinleyin.
En İyi Drama
Big Love – HBO Breaking Bad – AMC Damages – FX Dexter – Showtime House – FOX LOST – ABC Mad Men – AMC
En İyi Erkek Oyuncu (Drama)
Breaking Bad – Bryan Cranston (Walt White) Dexter – Michael C. Hall (Dexter Morgan) House – Hugh Laurie (Dr. Gregory House) In Treatment – Gabriel Byrne ( Paul) Mad Men – Jon Hamm (Don Draper) The Mentalist – Simon Baker (Patrick Jane)
En İyi Kadın Oyuncu (Drama)
Brothers & Sisters – Sally Field (Nora Walker) Damages – Glenn Close (Patty Hewes) Law & Order: Special Victims Unit – Mariska Hargitay (Olivia Benson) Mad Men – Elisabeth Moss (Peggy Olson) Saving Grace – Holly Hunter (Grace Hanadarko) The Closer – Kyra Sedgwick (Brenda Leigh Johnson)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu (Drama)
Christian Clemenson – Boston Legal Michael Emerson – LOST William Hurt – Damages Aaron Paul – Breaking Bad William Shatner – Boston Legal John Slattery – Mad Men
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu (Drama)
Rose Byrne – Damages Hope Davis – In Treatment Cherry Jones – 24 Sandra Oh – Grey’s Anatomy Dianne Wiest – In Treatment Chandra Wilson – Grey’s Anatomy
En İyi Komedi
30 Rock – NBC Entourage – HBO Family Guy – FOX Flight Of The Conchords – HBO How I Met Your Mother – CBS The Office – NBC Weeds – Showtime
En İyi Erkek Oyuncu (Komedi)
30 Rock – Alec Baldwin (Jack Donaghy) Flight Of The Conchords – Jemaine Clement (Jemaine) Monk – Tony Shalhoub (Adrian Monk) The Big Bang Theory – Jim Parsons (Sheldon Cooper) The Office – Steve Carell (Michael Scott) Two And A Half Men – Charlie Sheen (Charlie Harper)
En İyi Kadın Oyuncu (Komedi)
30 Rock – Tina Fey (Liz Lemon) Samantha Who? – Christina Applegate (Samantha Newly) The New Adventures Of Old Christine – Julia Louis-Dreyfus (Christine Campbell) United States Of Tara – Toni Collette (Tara Gregson) Weeds – Mary-Louise Parker (Nancy Botwin)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu (Komedi)
Jon Cryer – Two and a Half Men Kevin Dillon – Entourage Neil Patrick Harris – How I Met Your Mother Jack McBrayer – 30 Rock Tracy Morgan – 30 Rock Rainn Wilson – Office
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu (Komedi)
Kristin Chenoweth – Pushing Daisies Jane Krakowski – 30 Rock Elizabeth Perkins – Weeds Amy Poehler – Saturday Night Live Kristin Wiig – Saturday Night Live Vanessa Williams – Ugly Betty