Öyle Bir Geçer Zaman Ki

22 Aralık 2010 Çarşamba 2 yorum


Bu sezonun en çok izlenen ve 3-4 sezon daha devam etmesi şimdiden belli olan tek dizisi “Öyle Bir Geçer Zaman Ki” sanırım. Sadece ilk bölümü ve 2. bölümünü en başından sonuna kadar izleyebildim -ki o bölümlerde odak noktası Osman’dı- ama onlarda bile yüksek gerilim dozundan rahatsız olmuştum açıkcası. İzlemeyi bıraktığım ve hatta direkt izlemediğim dizileri haftalık tanıtımlarından takip edebilen biriyimdir normalde velhasıl bu dizinin artık reklamlarını bile ağız tadıyla izleyememekteyim. Sürekli bir şiddet, kavga, bağırış, çağırış, ağlayanlar… Türk halkı acı, zulüm, trajedi ve mağduru izlemeye maalesef ki bayılıyor. Ha bunlar hayatın içinden, her yerde olan olaylar, televizyonda da olması normal diyebilirsiniz, ana haber bültenlerinde, gündüz programlarında da rastlanabiliyor, evet, ama hiçbirinde bu derece abartılı şekilde sunulmuyor izleyiciye, üstelik “prime time” da ailelerin çocukları ile birlikte televizyon karşısında oldukları saatlerde. Televizyonda sunacağın her şeyin her duygunun mutlaka bir dozu olmalı ama bu dizide yok maalesef, özellikle de şiddetin ve duygu sömürüsünün.

Özellikle değinmek istediğim nokta ise “Mete” karakteri, karakteri canlandıran Aras Bulut İynemli’nin süper bir oyunculuk ortaya koyması karakterin ileri derecede sorunlu (hatta ben psikopat diyorum kendimce) olduğu gerçeğini kapatmıyor maalesef. Her hafta bir psikopatın arkadaşlarına, öğretmenlerine, babasına saldırışları (ve en son olarak da evini yakışını) izlettiriyorlar insanlara. Ben bu karakteri bir bölümde dahi herhangi bir kavgaya tartışmaya sakin kalabildiğini görmedim, sürekli bir parmak havada, “sana gününü göstericem…” ayakları… Senaristler bu çocuğa bir denge sağlasın artık lütfen, hastaysa falan tedavi edilsin çünkü cidden çok sinir bozucu bir görüntü ve gün geçtikçe de dozu artıyor. Senaristlere bir tavsiyem de sağ-sol olaylarını aktarış biçimleri için olacak; bu olaylar hep belirli bir pencereden anlatılıyor genelde ve hep aynı senaryo ve sahneler tekrarlanıyor, işte üniversite içinde bildiri dağıtılırken sinirlenen tarafların burun buruna gelmesi, bir tarafın öbür taraf liderinin kız arkadaşını kaçırması… Eğer bu eksenden devam edeceklerse kendilerine bir söyleyecek tek sözüm; burada yapılmışı var; bkz: Çemberimde Gül Oya, Hatırla Sevgili

Dizinin oyuncu seçimleri genel olarak iyi ama 2 ana karakterde problem var bence; biri anne (Ayça Bingöl) , oyunculuğuna tek kelime edemem ama sanki daha yaşı geçkin bir oyuncu da seçilebilirmiş, zira en büyük kızla aralarında en fazla 8-9 yaş varmış gibi duruyor. Biri de Ali kaptan, Erkan Petekkaya’nın popüler yönünden faydalanmak istenmiş olabilir ama dramatik sahnelerde oyunculuğu biraz yavan kalıyor.

Dizinin olumlu yönleri olarak da, genç oyuncuların seçimi konusunda gerçekten başarılılar ve bunlara ek olarak Caroline karakteri için yabancı kökenli bir oyuncu seçilmesi, telaffuz ve inandırıcılık açısından iyi olmuş. Meral Çetinkaya var bir de, tabii ki ona bir şey söylememe gerek yok diye düşünüyorum. Son olarak da müzik tercihlerini yapan kişi kimse bir elini öpmek isterim çünkü dizinin bana göre en başarılı yönü müzik seçimleri. Mesela bir bölümde çaldıkları The Rolling Stones – Paint it Black (http://fizy.com/#s/1lsn5i) ile çıtayı oldukça yükseltmişlerdi.

Spartacus: Gods of Arena

10 Aralık 2010 Cuma 0 yorum

Geliyor, geliyor, Spartacus'süz Spartacus geliyor.

Ama bence böyle arada mini seri bi açıdan iyi oldu, zira dizinin öncesine ait açıklama yapılmasına ihtiyacı var. Gerçi Gods of Arena'da sadece Ludus'un hikayesini anlatılacak ve bizler Batiatus'tan öncesine tanık olacağız. Nerde o eskinin gladyatörleri dedirtecek mi bu mini seri merak içerisindeyim. Daha çok yeni sezon için merak içerisindeyim ama nalet gitsin adam kanser oldu yeni sezon sıkıntıya düştü. kıfsmet bi yerde.

Meraklıları içün, Spartacus: The Gods of Arena Ocak'ta yayınlanmaya başlayacak. Şimdiden iyi takiplemeler efenim.

Glee!

30 Kasım 2010 Salı 2 yorum
Glee ekibinde ne tür aranjörler çalışıyor bilemiyorum ama adamlar inanılmaz işler çıkarıyolar her hafta en dandik şarkının bile sihirli dokunuşlarıyla ne kadar mükemmel hale geldiğini ağzımız açık bir şekilde izliyoruz, aşağıdaki performans bunlardan sadece biri. "ay ben müzikal sevmem kiii" " ne? hem lise hem müzikal, hayatta izlemem" demeyin, izleyin, izletin adamı hasta etmeyin.

In Treatment

27 Kasım 2010 Cumartesi 5 yorum

Öncelikle merhabalar, “artık yazılarımla 55ekran’dayım” diye bir selebiriti girişi yapsam ne güzel olurdu değil mi ya, ama madem bir selebiriti değilim neden normal insan girişi yapmıyorum? Efendim, izlediğim diziler hakkında nacizane, 3-5 cümle bir şeyler yazmaya çalışacağım, hepimize iyi seyirler iyi okumalar dileyerek sözlerime başlamak isterim.

Geçen yaz izlemek için kendime, hali hazırda izlediğim zibilyon tanesi yetmiyormuşcasına, yeni dizi bakınırken HBO’nun sitesinde adını ve Gabriel Byrne'lı şu şahane afişi görmem ve vurulmam bir oldu. Genel olarak HBO dizilerinin beğenerek takipleyen ve Gabriel Byrne hayranı olan ben diziyi izlemek için başka bir sebebe ihtiyaç duymazken senaryo ve yapım aşamasının sevdiğimiz yazarlardan Gabriel Garcia Marquez'in evladı Rodrigo Garcia’nın (ey genetik sen nelere kadirsin) üstlendiğini de öğrenince izlemek benim için artık farz olmuştu. Dizi 57 yaşında bir terapistin hastaları ile yaptığı haftalık seanslar olarak, haftanın 5 gününe yayılmış şekilde ilerliyor. Dizin Amerika’da yayınlanış şekli de bu haftalık düzenle uyumlu ve sezon bölüm sayısı standart sayının bir hayli üstünde (1. Sezon 43 bölüm, 2. Sezon 35 bölüm).

Pazartesi, Salı, Çarşamba ve Perşembe Dr. Paul Weston (Gabriel Byrne)’ın hastaları ile terapilerine aitken Cuma günleri Paul, doktor önlüğünü askıya asıp yakın arkadaşı ve terapisti Gina (Dianne Wiest)’nın hasta koltuğuna oturuyor. Dizinin bence en ilginç detayı bu, çünkü bir terapistin “terzi kendi söküğünü dikemez” düsturu çerçevesinde, problemlerini çözmek için başka bir terapistten yardım alışını izlemek terapistlere ve insan psikolojisine bakış açınızı değiştiriyor.

Tüm bu anlattıklarım ve rakamlar diziyi izlemeyi düşünenlerin gözünü korkutmuş olabilir ama bence hiç korkmayın ve balıklama dalın zira İn Treatment gerçekten çok başka bir dünya. İçine bir kere girdiniz mi artık o dünyanın bir parçasıymış gibi hissediyorsunuz, hafta hafta psikolojik gelişimlerine şahit olduğunuz karakterler bir yakınınızmış gibi oluyor, zaman zaman empati bile geliştirebiliyorsunuz. Hatta ben 2. sezonda bir hastanın içine düştüğü duruma o kadar üzüldüm ki “bu dizi beni çok üzüyor yaeee” diyip izlemeyi resmen bıraktım bir ara (tabi ayrılık üzün sürmedi 2 hafta sonra geri döndüm :) Ama beni asıl kaplayan ve izledikçe içine gömüldüğüm tek bir durum var, dr Paul Weston’a, ki Gabriel Byrne seçiminin nasıl doğru bir karakter eşleşmesi olduğuna izleyenler hak verecektir, duyduğum özlem, yani özlemden kastım o benim terapistim olsun, her hafta gideyim saatlerce anlatayım istiyorum. Sözlerime dizinin 2. Sezonundan, Dr Paul'un bir hastasının onun için sarf ettiği cümlelerle son vermek istiyorum (tabi ara ara devam edeceğim In Treatment yazmaya).

Hasta: - Do you know that i like best about you...
Paul: - What?
Hasta: - Your eyes... i remember the first time i came here and as i was leaving, i looked at you and you looked at me, and i lost my breath for a moment...
Paul: - ...
Hasta: - But your eyes... buttomless...





Hung

4 yorum

Hung, HBO'nun yapımını üstlendiği 2 sezondur devam eden güzide bir dizimiz. Konu olarak biraz acayip olsa da 2. sezonun ortasında bi kimse olarak çok tatmin olduğumu söyleyemem. Zira male prostutite işinde tutunmaya çalışan, lisede koçluk yapan loser bi amcanın hikayesini anlatıyorlar. Dizinin en göze çarpan tarafı çok çarpıcı olarak lanse edilebilecek olayları dahi normalleştirerek anlatıyorlar tarz meselesi tabi. Ama konu olarak hakkaten değişik, bir de dizideki ho ve pimp'in özellikleri anormal. Mesela pimp dediğimiz abla (Jane Adams) şiir yazmayı seven, anne figürü son derece sorunlu, sevmediği bir işte çalışan, arkadaşı ve sevgilisi olmayan yani kelimenin tam anlamıyla loser bir arkadaşımız ve pimp olabilecek bir yırtıcılığı yok. Ho dediğimiz abi için de (Thomas Jane ) yine loser kelimesinin sözlük karşılığı olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Zaten ilk sezon posteri   bu konuda oldukça açıklayıcı. Ve aslında onun da ho'lukla yakından uzaktan alakası yok ama fakirliğin gözü kör olsun adam resmen kötü yola düşüyor.


Çok harika, olağanüstü bir dizi değil ama çerez dizi kategorisinde izlenebilir. Dizinin ana karakterlerinin über sorunlu yaşamları biraz can sıksa da eğlencelik bir dizimiz kendisi. Her sezon 12 bölüm ve şimdiye kadar iki sezonu geride bıraktı. 3. sezonu büyük bir heyecanla olmasa da ilgiyle bekliyoruz, başrol oyuncusunun çok iyi bir vücudunun olması ve karizmatik olması ile yeni sezonu ilgiyle beklemem arasında herhangi bir korelasyon tabiyki yok.

Türkan

26 Kasım 2010 Cuma 0 yorum

Türk dizilerini nadiren izlerim, ve yanımda birisi izliyorsa, misal annem, onu hayattan bezdirene kadar eleştirir ve dalga geçerim diziyle. Geçilmeyecek gibi değil ama. Eskiden biz de izliyorduk, bizim gençliğimizde torrent mi vardı azizim? Lakin artık 45 dakika içinde reklamsız maceradan maceraya koşmaya ve beyninin sınırlarını zorlamaya alışınca Ali Rıza Bey kızlarına nasıl laf sokmuş, beni pek enterese etmiyor haliyle.

Buna rağmen kaliteli bir yerli yapım izlemenin de keyfi başka. Bugüne kadar House'dan başla How I Met Your Mother'dan çık bir ton meşhur ve güzel yapımı izleyip fangirl modunda gezsem de, bütün hafta dizi gününü iple çekmek, bütün gün akşamı iple çekmek ve çay demleyip heyecanla dizi izlemek de başka güzel. Tabi bir de kendi kültürüne ait bir şey izlemenin huzuru var. House'un ya da HIMYM'ın her referansını anlıyor değiliz sonuçta.

Böyle düşünsem de sırf bunları yapabilmek için her sezon bir yerli dizi izlemiyorum tabi. En son Hatırla Sevgili'de bu moddaydım, onu da yarıdan sonra bıraktım çünkü baydı. Yerli dizilerin meselesi bu zaten aslında, baymak. 45 veya 20 dakikada 3 saatte bölünerek yaşadığım zevkin kat be kat fazlasını yaşıyorsam o çileyi çekmenin ve o zamanı harcamanın anlamı ne ki? Bütün bunları göz ardı etmeye değecek yapım az memlekette. Ezel var gerçi de ben ona başlamadım, kaldı sonra. Neyse. Türkan işte böyle bir dizi benim nazarımda.

Aslında Türkan'ı da biraz Türkan Saylan'ın vefatı üzerine olayın popüler boyutundan faydalanmaya çalıştığını düşünerek başlarda seyretmedim. Ancak Ekim ayında Mersin'e gitmem gerektiğinde, otobüsteki TV'de izleyecek en iyi şey bu olunca yolda vakit çabuk geçsin diye izledim ve yarım bölüm izlememe rağmen anında esiri oldum. O zamandan beri de kaçırmadan izliyorum.

Türkan'ı diğer popüler dizilerden ayıran en önemli özelliği ağdalı dram yaşatmaması. "Bakın bizim sorunlarımız var, ölüyoruz bitiyoruz, dünya bizim eksenimiz etrafında dönüyor" kıvamındaki dertleriyle benim ruhumu sıkan dizilerden tiksiniyorum. Türkan'da ciddi bir mesele olsa dahi, senin benim gibi normal insanlar dertlerini, sorunlarını nasıl çözüyorsa öyle çözüyorlar; ya da çözemiyorlar, onunla yaşamayı öğreniyorlar. Ve en önemlisi başroldeki karakterler çok güzel/yakışıklı/zeki/komik/sorunlu vs. değil, yine senin benim gibi normal insanlar.

Ev huzuru buluyorum bu dizide. Arkadaş huzuru buluyorum. O yüzden güzel.

Ezel: İyi oyuncu & Kötü oyuncu

11 Ekim 2010 Pazartesi 2 yorum




Ezel dizisinin ilk çıktığı zamanlar, flashback yoğunluğunda Ömer, Ali, Cengiz ve Eyşan'ı anlatırken gördüğümde telefona atladım: 'Anne senlik bir dizi başlıyor. Kaçırma!'

Gerçi kadın günde 10 dizi izleyebiliyor zaman zaman, Ezel'i de kaçırmazdı belki ama ben görevimi yapayım dedim. Kendime gelince, ben de kurguyu tuttum lakin pek izleme fırsatım olmadı. Hepinizin malumu, biz sezon sezon indirip çerezlik izlemeyi seviyoruz. Pazartesi akşamı halı saha maçını, ne bileyim tiyatroyu, veya sevgilimizi ekip Ezel karşısına çivilenemiyoruz. Sonradan diziport falan da hikaye olduğundan şans vermiyoruz türk dizisine. Veya sonra biriktirip izliyoruz...

Gel zaman git zaman Ezel iyi patladı. Dayılar yeğenler havada uçuyor. Herkes sevdiğini öldürüyor, efendime söyleyeyim aforizmalar bilmem neler... Açıp zamanında şans vermek istediğim diziyi izleyesim geldi ve harbiden bunaldım. Hece hece konuşmalar, bakkalın bile Kuşçu misali takılması falan... Gerisin geri bıraktım izlemeyi, öyle de kaldı.

Ta ki...

Yeni sezon fragmanlarında Haluk Bilginer'i, Kıvanç Tatlıtuğ'u görene kadar... Millet geyik yapadursun, bu dizi buradan itibaren izlenir diyip her pazartesi karşısına oturdum. Dört pazartesidir de müthiş ilerliyor, sarsılarak izliyorum gerçekten de... Tabi benim gazımla oturup izleyen ev arkadaşım da aynı şekilde... Bir tartışma da patlak veriverdi: Ezel gerçekten iyi oyuncuların, kendini güzel ispatlayanların dizisi olduğu için mi bu kadar iyi olduğunu düşünüyoruz. Yoksa şişirme bir dizi mi?

Bir diğer bakış açısı da Kıvanç Tatlıtuğ için gelsin. Behlül aşağı Bihter yukarı, 'Çılgınsın meeen' deyişiyle dalga geçtiğimiz Behlül Kaçar, karizmasıyla estiriyor, tam anlamıyla psikopat olan bir karakterin hakkından geliyor... İyi proje bir oyuncuyu iyi gösterir mi? Kendini ispatlaması için fırsat olur mu? Yoksa iyi olan oyuncu her dizide kendini belli eder mi? Kıvanç'ın buradaki olayı ne?

Orda Bir Sinem Var Uzakta

12 Eylül 2010 Pazar 1 yorum

Öyle bir günde doğmuş ki, ömür boyu unutulmayacak...
İyi ki doğmuş o ayrı.

orda bir sinem var uzakta
o sinem, bizim sinemimizdir...
görmesekte, öpmesekte
o sinem, bizim sinemimiz...

This Year Is The Year

24 Temmuz 2010 Cumartesi 0 yorum

Dex zorda. Dex isyanlarda. 5. ve son sezon geliyor. 26 Eylül 2010 it is. Helecanlıyız.

Trailer'ı paylaşmak boynumuzun borcuydu >>


Dexter Season 5 Trailer (Comic Con)
Yükleyen HatakTRAILERS. - Filmler ve diziler Dailymotion'da



Son sezon hakkında bir dostumuz şöyle şeyler der: http://kultursepeti2.blogspot.com/2010/07/dexter-5sezon.html

Okuyun olm!

Glee!

18 Temmuz 2010 Pazar 0 yorum

Glee dizisi ile ilgili yorumlarımı kendi bloguma yazdıktan sonra "Aaa ben bunu neden 55 Ekran'a yazmadım ki?" diye düşündüm ve copy-paste de olsa alın teri diyerek aynı yazıyı buraya da taşımak istedim. Bir okurumuz bile "Bu blogun yazarları Glee ile ilgili ne düşünüyor?" diye merak ederse eli boş dönmesin, maksat o. Yoksa Glee'yi yiyim size bir şey olmasın.

  • Çok severek izlediğin, her bölümünü heyecanla beklediğin bütün dizilerin bittiği veya sezon arası verdiği dönemde olmak çok kötü. Hele bu dönemin yaz olması iyice anlamsız. Kışın işin gücün arasında zar zor izleyeceğimize yazın rahat rahat izlesek ya dizileri.
  • Bahsettiğim diziler Lost, House M.D., How I Met Your Mother, Merlin, Spartacus vesaire. Glee bunların arasına kesinlikle giremez ama bu Glee'yi kötü bir dizi de yapmaz. Gayet güzel, özellikle kafa dinlemek, eğlenmek için izlenebilir bir dizi.
  • Ek$i'de Glee başlığını biraz inceledim. Eleştirenlerin çoğu "Ergen dizisi" olmakla itham etmiş diziyi. Lisede geçen bir müzikalde House M.D. derinliği ararsanız hayal kırıklığına uğramanız normal. Ben çok daha basit bir dizi bekliyordum, çünkü müzikal severim ama zor beğenirim. Müzikallerdeki o solistlerin spot ışıkları üstüne düşerek "Kimse beni anlamıyor" tadında ağlamaklı şarkı söylemeleri beni deli ediyor çünkü.
  • İşte bu dizide o yok. Şarkılar ya durumla birebir uyumlu olup sahnelere entegre edilmiş, ya da proje/ödev olarak yapılıp kulüpte sunuluyor. O yüzden izlerken sıkılmıyorsunuz.
  • Biraz da karakterlerden bahsedeyim. Internetteki derin araştırmalarımdan gördüğüm kadarıyla herkes Will Shuester'a aşık ama açık söyleyeyim ben uyuz oluyorum kendisine. Tutarsız buluyorum en başta kendisini. İyi insan olduğuna inanıyor ama kötülük yapmaya gelince en kötüden bile kötü oluyor, öğrencilere yakın görünüyor ama onlarla ilgisiz, ve en kötüsü, cinselliğini kullanıyor. Kadınlarda bile beni ciddi anlamda irrite eden bir olay bu, kaldı ki bir erkeğin bunu yapması hem çirkin hem de acınası. Ayrıca gülünce ağzı ve çenesi çok çirkin oluyor ve şarkı söylerken çok kötü dans ediyor. 90'ların boy band figürleri bildiğin. Adamdan bayağı nefret etmişim yalnız ya.
  • Hal böyle olunca Sue Sylvester'ı seviyorum tabi. Zaten bende genel olarak bir kötü karakter sevme eğilimi var. Ve Will'in aksine Sue tutarlı ve özellikle kız kardeşiyle ilgili mevzulardaki davranışları çok hoşuma gitti. Bir de Will'in saçları ve Glee kulübünün fakirliğiyle ilgili yaptığı espriler süper.
  • Rachel tam dayaklık. Bu konuda tüm izleyenlerle hemfikiriz sanırım.
  • Kurt en sevdiğim karakterlerden. Özgüveni yeter. Ayrıca onun bulunduğu bütün diyaloglar çok keyifli. Daha ilk sahnesinden bayıldım kendisine, hani şu Marc Jacobs ceketi çıkarttırıp çöpe girdiği.
  • Mercedes iyi güzel de, Rachel ve Mr. Shuester başta olmak üzere herkesi ırkçılıkla suçlarken en bariz ırkçılığı kendisi yaptığı için onu da dövmek istemiyor değilim. Bir de sesi en az Rachel kadar güçlü olabilir ama zenci sesinin 'lead vocal' olmaya yakışmadığını düşünüyorum, o yüzden ısrarları yersiz. En azından her şarkıda olmaz.
  • Quinn, özellikle son 3-4 bölümde en sevdiğim karakter oldu. Kendini çok geliştirdi. İnsanlara yaklaşımı tamamen değişti. Ve çoğu insan hamile geri vokallerle gerçekleştirdiği It's a Man's Man's World performansını rahatsız edici bulsa da ben bayıldım, gidip sarılmak istedim kendisine. Çok şarkı beğendim ama ilk sezonda en beğendiğim şarkı da, performans da oydu.
  • Artie ve onun tekerlekli sandalyeye bağlı olmasını, acındırmadan, çok iyi işliyorlar, onun için de artı puan.
  • Dizi güzel ve Emmy alsın ama komedi dalında alacak kadar nesi var onu çözebilmiş değilim. Beni ciddi anlamda güldüren tek karakter Brittany. "Did you know that dolphins are gay sharks? Yes..." Bakmayın salak insanlara çok sinirlenirim ama böyle doğal salaklık çok güldürüyor beni. Boş bakışları bile süper kızın.
  • Imagine sahnesi muhteşemdi. Dönüp dönüp izledim. Zaten o şarkının tuhaf bir büyüsü var, böyle güzel değerlendirilince iyice güzelleşiyor.
Will Shuester ile ilgili fikirlerimi beyan edince "Aa, olur mu, aşk olsun" tepkileri alıyorum ama hanımlar, üzgünüm, adam itici. Bence.

Mad Men

22 Haziran 2010 Salı 0 yorum

Güzel dizi Mad Men. Popüler olan çoğu dizi gibi kalbiniz ağzınızda izlemiyorsunuz. Biz yurttayken kahvaltı eşliğinde izliyorduk mesela, seyirciye gözü ekrandan ayırma özgürlüğünü sunuyor. Tabi bu az olay olduğu veya sıkıcı olduğu anlamına gelmiyor. Aksine, her bölümde en az bir defa ağzı açık bırakma garantisini veriyor dizi. Belki de en güzel yanı bu, "Dannn!" efektiyle yaşatmıyor, çok mühim olayları bile sessizce sunuyor sana.

Benim için dizinin en tuhaf yanı, Jon Hamm'in canlandırdığı Don Draper karakterinin babama benzemesi. Tipi %85, giyimi %100, karakteriyse %75 filan benziyor babama. Dolayısıyla ister istemez Don Draper'ı destekliyorum çoğu olayda. Don'a karşı savunduğum tek karakter Betty idi ama (şu an 2. sezon 10. bölümdeyim) kendisi saçmalamanın dibine vurmakta ısrarcı olduğu için giderek nefret ettiriyor kendisinden.

Mad Men, "Bu kadar karıştırdınız, sonunu nereye bağlayacaksınız" diye merak ettiren dizilerden; ve kurgusu o kadar kusursuz ki, muhteşem bir final bekliyorum, daha şimdiden.

House vs Rachel

10 Nisan 2010 Cumartesi 5 yorum

Çıldırmış gibi House M.D. izleyen biri olarak, şunu paylaşmasam olmazdı.

Canım Ailem & Canım Halim

18 Mart 2010 Perşembe 0 yorum
Maymunlu dizi Çarli zamanlarında Afakan karakteriyle karşımıza çıkan İlker Aksum bence kariyer tavanını Canım Ailem dizisinde yaptı. Oyunculuk nasıl olur dersleri veriyor adeta. Dün akşam yayınlanan bölümünde benim gibi sakin bir insanı bile stresten strese sokan şu sahnelere, mimiklere bakar mısınız ?

Mad Man Homer Simpson

27 Şubat 2010 Cumartesi 2 yorum

Link: The Simpsons Meets Mad Men




Pek bir şey söylemeye gerek yok bence.

House M.D.

23 Şubat 2010 Salı 2 yorum
Dün Kıbrıs Şehitleri'ndeki İnkılap'ta gezerken The Sunday Times'ı gördüm rafta. En üstünde Hugh Laurie'nin resmini görünce koştum tabi gazeteye doğru. İçindeki eklerden birinde Hugh Laurie'yle House M.D. ve LA'deki yaşantısıyla ilgili bir röportaj yapmışlar, şuradan okuyabilirsiniz.

İyi haber: 2 sezon daha sözleşmesi varmış. Yani 8 sezon izliyoruz en az. Bitecek diye panik olmanın alemi yok şimdiden.

"I have almost been playing House long enough to have qualified to become a doctor."

In My Flashforward...

9 Şubat 2010 Salı 0 yorum
"Flashforward diye bir dizi var" diye başlamayacağım yazıma. Bu bloga bir yerlerden denk gelebildiysen dizinin ismini en azından duymuşsundur. Konuya kabaca değinirsek, tüm dünya nedenini bilmediği bir şekilde aynı anda 2 dakika 17 saniye boyunca baygınlık geçiriyor. Ve bu baygınlık geçirdikleri 2 dakika 17 saniyelik sürede 6 ay sonraki hayatlarından bir kesit (flashforward) görüyorlar. Dizinin geri kalanı da bu gizemi çözmekle geçiyor.

Tüm dünya insanları aynı anda bayılıp 6 ay sonraki hayatlarını gördükleri için, bunu birilerine anlatma ihtiyacı duyacakları da aşikardı. FBI bu yüzden The Mosaic ismini verdiği bir internet sitesi hazırlattı ve insanların girip flashforwardlarında ne gördüklerini yazmalarını istedi. Böylece gördükleri kişi onları bulabilir, bir etkileşim olur bir tanışma olur fena mı olur. FBI da az çöpçatan değil.

Efenim, o dizideki The Mosaic adlı site, gerçek hayatta da var. İşte biz bu yüzden dijital dünyanın
hastasınız!


Siteyi anlatmaya geçmeden önce belirtelim, dizi izleyicileri olarak o dünyayı internette önümüze serecek projeler yaratmalarını çok seviyoruz. Bunun en güzel örneğini HIMYM yapıyor. Hem de göstere göstere. Bunu kötü de yapabilirlerdi. Ama inadına iyi yapıyorlar. Hepiniz yapın, ama iyisinden.

The Mosaic'e geçelim. Aslında bu siteyi farkedeli oldukça zaman oldu. Bu yazıyı da çok zaman önce yazacaktım. Bekleme nedenim kendi flashforwardımın sitede çıkması idi. Çıkmadı, çıkamadı bir türlü. Yoksa siz 55 Ekran okuyucularına özel bir mesajım olacaktı Mozaik'te. Anlaşılan diziye verilen ara gibi Mozaik'e de ara vermiş dizi ekibi. Kınıyoruz.

Peki Mozaik'te Türkler yok mu? Olmaz mı mirim? Bazılarını okumak çok eğlenceli olabiliyor hatta. Misal;

Eğer bu olacaksa şimdiden suikast planlarına başlamalı

Bir de şöylesi var;

Yok FB alacaktı kupayı. Bilmediğimiz bir şey söyle :)

Türklerin genelde "karı - kız" içerikli flashforwardlar gördüğünü de tahmin ediyorsunuzdur. Olsun, onlara bakmak da eğlenceli. Bir göz atın derim.

Bazinga !

3 Şubat 2010 Çarşamba 4 yorum
The Big Bang Theory 3. sezonuyla devam etmekte. Son yayınlanan 14. bölümü de ortalamanın üzerinde keyif veren bir bölümdü. Sheldon kullandığı "Bazinga" kelimesini iyice hafızamıza kazıdı.

Bazinga
, Sheldon'ın hemen hemen "nasıl da kandırdım" anlamına gelen bir sözcüğü, yani bir nevi Sheldon argosu.

Chuck Dizisinde Hrant Dink Suikasti

18 Ocak 2010 Pazartesi 4 yorum
Chuck'ı biliyorsunuzdur, ajanımız belli imgeleri, sesleri hatta kişileri görünce ve duyunca flashback yaşayıp, bir bilgisayar gibi beyninde bir araştırma yapabiliyor ve gördüğü şeylerin ne anlama geldiğini öğrenebiliyor. Zaten bu yüzden ajan yapıyorlardı kendisini, diziyi izlemediğim için şimdi konuya tam girmeyeyim.

Arkadaşımdan duydum, 3. sezon 3. bölümde Chuck'ın yaşadığı flashbacklerden birinde Hrant Dink suikastinden görüntüler mevcutmuş. Video hemen bulundu, kesildi. Hazır hale getirildi. Buyrunuz:



Ne alakadır, bilemiyorum. Bölümü izlemedim ama, konunun birine suikast düzenlemek olduğu belli. Adamlar google'da suikast diye aratıp çıkan görüntüleri kullanmışlar sanki. Gerçi bi de şu yönünden bakmak lazım. Hrant Dink'in bu görüntüsü de suikast ile ilgili kısa bir sekans yayımlamak isteyenlerin tam da kullanmak isteyeceği türden. Yerde yatan bir adam. Ayakkabıları görünüyor. Üstünü gazete ile kapatmışlar. Etrafta polisler. O adama uzak bir yerden bakıyorlar. Gerçekten çok etkili. Bu etkiyi kullanmak istemiş olabilir yapımcılar. O görüntüleri videodan capture alanlar da olmuş:


Türk Dizilerinin Altın Çağı Bitti Mi?

3 Ocak 2010 Pazar 5 yorum
Bu haberi yeni yılın ilk günü, sabah saatlerinde okuduğum Milliyet Gazetesi'nin bir ekinde gördüm. Yıllardır biliyoruz ki efsane diziler geldi geçti. Komedisi, dramı... Her türlüsü vardı. Kimi planlandığı gibi efsane olarak bitti. Kimi uzadı sakız oldu. Kimine bir baktık ekranlarda yok artık.

Annelerimiz ve o yaştaki insanlar ve de daha büyükleri için bir dizi geliyor, bir dizi gidiyor, bu malum. Ancak bu işe sektörel boyutta da bakarsak müthiş bir gerileme, müthiş bir kayıp söz konusu. Özellikle TRT ve ATV'nin bu alandaki rekor niteliği taşıyan istatistiğine şaşırmamak elde değil. Buyrun aşağıda listeliyorum:

ATV 17 9
SHOW TV 7 2
STAR 10 5
KANAL D 10 2
FOX 8 3
TRT 12 7
TOPLAM 64 28


Solda 2009 yılında yayına başlayan, sağda ise bu dizilerden yayından kalkanlarını görüyorsunuz.

Pushing Daisies

2 Ocak 2010 Cumartesi 2 yorum

Bu okuduğunuz kolektif blogun temelleri benim yazdığım bir Pushing Daisies yazısında atılmıştı. Dizinin henüz ilk bölümlerini izlemiş olan ben, "Bu ne güzel dizi ayol" demiştim işte. Geçtiğimiz günlerde reyting sebebiyle erken bitirilen dizinin 2. ve son sezonunu da izleyerek bitirdim. Zaten erken bitirildiği çok belli, çünkü bir türlü toparlayamamış senaristler. Ama yine de biteceğini bilerek biraz daha dikkatli olabilirlerdi. Çünkü "I Wanna Hold Your Hand"li jeneriğine kadar her şeyiyle bu kadar güzel başlayan, ve aynı kıvamda devam eden bir dizinin bu kadar anlamsız ve havada bir finalinin olması, bitiren diğer insanları bilemem ama bana koydu be.

Zaten Lost yok, Himym haftalardır yok, Tudors ne zaman başlayacak bilmiyoruz, Merlin daha yeni sezon finali yaptı; bari bu güzel bitseydi be... Neyse ki House var. Neyse ki.